28.2.12

Uyuyan Kadın -V-

Yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, bir şeylerin yolunda gitmediğini, açık konuşacak olursak, yaşamayı bilmediğini, hiç bilmeyeceğini şaşırmadan keşfediyorsun.

Hayır sen kötü bir insan değilsin. Hiçbir zaman kötü bir insan olmadın. Karar vermekte zorlanmaların insanlara zarar veriyor ama en çok sana. Hiçbir insanla tanışmak istemiyorsun artık. Sen istemedin ki gelsin yanına. Sen istemedin seni sevmesini. Sen değildin.

Gözlerin sızlıyor. Mutsuz değilsin. Umutsuzluğun dibini görüyorsun. İnsanlar sana ulaşmaya çalışıyorlar. Cümleler kuruyorlar. Yapman gereken şeyleri söylüyorlar. Olman gerekeni söylüyor bazısı. Bazsısıysa hiç olmadığın ama olduğuna inandıkları kadını anlatıp duruyorlar. Hiçbiri aslında senin ne istediğini, ne hissettiğini, neyin hayalini kurduğunu, neyi beklediğini sormuyor. Kimse seni dinleme zahmetine girmiyor. Sen uykuya sığındığında, o adamı* hatırlıyorsun, uyuyamayan o adamı. Sen bir şekilde uykuya sığınıyorsun. Tavandaki çatlakları sayan o adamsa uykusuzluğun pençesinde kıvranıyor. Sen ölmemek için direniyorsun. Bütün davranışların basite çalıyor. Sen kendini görmemek, yaptıklarını ve en önemlisi yapmadıklarını bilmemek için gözlerini kapatıyorsun. Ve bilincinin gözlerini de.

Uyandığında herşeyin değiştiğini görmek istiyorsun. Etrafına baktığında anlamlı gözler görmek istiyorsun. Her seferinde daha büyük oluyor hayal kırıklığın. İnsanlar sabahları, güneş ışığını neden sevmediğini anlayamıyorlar. Seni damgalamaya çalışıyorlar, karanlığından dem vurup bir de seni o kuyudan çıkaracak yolları önüne sunuyorlar. Lütfediyorlar. Miden bulanıyor. Uzun zaman sonra, vurdumduymazlığın perdeleniyor, uzun zaman sonra miden bulanıyor. Uyuyamıyorsun. Gözlerin sızlıyor. Ağlamak istiyorsun. Ağlayamıyorsun.

Miden bulanıyor.
Çığlık atmak istiyorsun. Sesinin sonuna kadar bağırmak istiyorsun.
Ama olmuyor.
Bir şekilde. Hiçbir şey. Olmuyor.

Sen bir aylak, bir uyurgezersin, bir istiridyesin. Tanımlar saatlere, günlere göre değişiyor ama taşıdıkları anlam az çok belli: Yaşamanın, harekete geçmenin, birşey yapmanın pek sana göre olmadığını hissediyorsun; sadece sürüp gitmek istiyorsun, sadece bekleyişi ve unutuşu istiyorsun. 

*

13.2.12

Feyyaz Kayacan - Bir Deli Değilin Defterleri / Clint Eastwood - Atalarımızın Bayrakları & Iwo Jima'dan Mektuplar

İçimin karışık olduğu dönemlerde hep doyumsuz oluyorum kitap konusunda. Beş-altı kitabı birden okuyorum. Tahammül edemez ya insan uzun zaman aynı şeye, öyle. Bir Deli Değilin Defterleri'ni neredeyse bir yıl önce ağbim vermişti okuyayım diye, ne zamandır da okumak niyetinde olduğum halde bir türlü alamadım elime.

Sivas'a giderken yanıma aldım kitabı. Okuyacaktım niyette. Ordayken ilk öyküyü dahi okumadım. Geri geldiğimde başladım okumaya. Kısacık bir kitap, bir solukta bitiveriyor. 

Türk Edebiyatı okumaya başlamam D.'yle başladı sanıyorum. Yusuf Atılgan ve Tezer Özlü'yle. Şimdi Feyyaz Kayacan'ın beş öyküsüyle anladım ki çok geç kalmışım. Bu kadar iyi olacağını okumaya başlarken de tahmin edememiştim açıkçası ki öykü okumakla ilgili ciddi problemlerim var. Tadı damağımda kaldı kitabın daha çok olsaydı keşke öyküler.



CAN ACILARIM HER TAŞIN ALTINDAN ÇIKAR OLDU. s.33

Bir Deli Değilin Defterleri kitabın üçüncü öyküsü. Daha çok olmalı, daha çok olmalı diyorum fakat öykücülüğüne diyeceğim hiçbir şey yok Kayacan'ın, tam kıvamında öyküler. Bizim Deli Değil olmayan karısını düşleyip özlüyor hastahanede, doktor zaten düşman oluyor "senin karın yok" diyerek. Hele sol eli, o sol eli yok mu?! Hep o sol elinin başının altından çıkıyor. Deliyle dahi arasındaki o ince çizgide gelip gidiyor bizim deli değil. Hayır o deli değil, kendisinin de hep söylediği gibi. 

Dün de geldi. Onla birlikte cımbızımsı bir ışık sızdı içeriye. Bu ışıkla sözde içimdeki karanlığın kılını çekecek, kapaklandığını söylediği kişiliğimi herkesinkine benzer bir göze, bir ağıza, bir bilince kavuşturacak. Ama herkes ne demek? Gözler birbirine benzemez. Ağızlar başkadır. Bilinçler de öyle. Herkes, değişik kişileri kapsayan bir sözdür. Amasya elması ya da engürü armudu değiliz ki hep bir kalıptan çıkmış olalım. Birbirimize benzeyelim. Delilikler bile birbirine benzemez. Bu son lafları doktorun önünde edecek olsam hemen elkışlar beni. Aferin, der, bak artık sen de anladın. (s.25)
Güneş açmıştı bahçede. Budalalıktı onunkisi. Ne yaptığını bilmiyordu. Aydınlatacak daha başka bir yer bulamaz mıydı? Hiç kimse ışık tutmasın, şamdancılık etmesin acılarıma. (s.36)
Dün gece  uyandım. Karanlıkta sol elimin kıkır kıkır güldüğünü duydum. Uykuyu bile siper edinmemi istemiyor. Oysa bir uykusuzluğun düşünü görmekteydim rüyamda. (s.37)
Burası en çok hoşuma giden yerdi sanırım defterlerde:
Sözcüklerin ta ardında, uzağında bir yere gitmek isterdim, alacaklı kuşkuların,beynimde bağdaş kuran uykusuzlukların derilmediği. Başımı sokacak bir boşluk arıyorum. Konuşmayan, düşünmeyen, yazısız, alfabesiz bir boşluk.
Mutsuzluğun geliri olmamalıdır sözcükler. (s.39) 
BANA BAKIN BENİM ADIM GİZLEM VE BEN DE MUTLU OLMAK İSTİYORUM 
Gizlem'in kelime anlamını bilmiyorum. Ben de çağrıştığı şeylerin yanı sıra öyküdeki Gizlem karakterinin yarattığı anlamla kalsın zihnimde, ötesine gerek yok. Bazen insanların anlam yüklediği kelimelerin yine bazı insanların canını çok yaktığını düşünüyorum. Geri zekalı! Evet. Aslında sadece zihinsel bir özrü tanımlaması gerekirken ne kadar aşağılık bir sözcük oluvermiş. Gizlem geri zekalı. Annesi onun bebekken bir sabah delirdiğini düşünüp acele elden doktoru arıyor, doktor geldiğinde mışıl mışıl uyuyor Gizlem, uyandığındaysa herşey normal. Sekiz yaşına kadar hiçbir sorun yok hatta. Bu sekiz yıllık dönemi annesi, sonradan yaşayacağı cehennemin cenneti olarak görüyor. Annesi, tuhaf, felsefe okumuş bir kadın. Adının Seda olmasının da bir anlamı var bence. Gizlem hırçın, onu, günlüklerini okurken "ben de mi geri zekalıyım acaba" diye düşünmedim değil. Olabilir. Üst düzey bir bencilliği var Gizlem'in ve bence Kayacan normal insanlara gönderme yapıyor. Gönderme yaptığı fikri içimi gıcıkladı, kovmak istedim, "bakın böyle yapan insanlar ancak geri zekalılardır, böyle davranmayın!" der gibi.

Gizlem yalnız. Yalnız olmak istemiyor fakat ne zaman yanına biri gelse onu kaçıracak herşeyi yapıyor. Pek tabii farkında olmadan. İnsanların hayatında kendisinden daha önde hiçbir şeyin bulunmasını istemiyor. Arkadaşları kaçıyor bir müddet sonra ondan. Geriye kalan hep annesi, ve en çok yıpranan tabii ki annesi. Bütün samimiyetine rağmen Gizlem'in kendince en büyük düşmanı da annesi.

-Hayır doktorun saptaması yerindeydi. Bugün için de tutarlı. Yalnız bir yere dek. Gizlem hala sekiz yaşındaki bir kızın ağzıyla, sesiyle konuşuyor. Ama sesini unutup, içini haykırırken dile getirdiği anlatı, hatta açıklama düzgünlüğü ve zenginliği üzerinde duracak olursan durum değişiyor. Kişiliğinin olgunluktan hiç de yoksun olmadığını görüyorsun. Ama bir acının bir mutsuzluğun olgunluğu. Beni allak bullak üzen, yüreğimi parçalayan işte bu dengesizlik, uyuşmazlık. Gizlem'in kendini anlatırken, içindeki düğümlenmeleri dışlarken doğru sözlükleri bulmakta hiç güçlük çekmeyen Gizlem'in olgunluğu ve ona koşut giden çocuksuluğu ve geri zekalılığı. Geri zekalılığı, bu iç tıkanmalarına çıkaryol bulmak isteyince baskın yapıyor. Yani çıkmazlarını görecek denli zekası var. Ama görmekle yetinmek istemiyor. Gidermek de istiyor. O zaman kendini zorluyor. ... Herkesin içinde boşluklar çıkabilir, görünebilir. Bunları zamanla doldurmanın yolu vardır. Bir yaranın kapanması gibi. Bir de doldurulamaz türden boşluklar var. Gizlem'inki bunlardan. Ama direniyor işte. Direniyor. Yaşamadan yana bir inatçılıktır ki hakkıdır bence. Güncel diyebileceğimiz boşlukları bile kaçımız doldurabiliyoruz? Yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz herşeyi. ... (Seda) (s.83-84) 
Bellek çok garip bir araç. İnsan kendi yanlışlarını, olumsuz davranışlarını kendi bilinci önünde eleştirmeye giriştiği zaman, bellek dosyalı bir soruşturma memuru gibi çıkageliyor. Kişi çoğunlukla kendine yönelttiği eleştirilerde yumuşaklığa eğilimlidir. Bellek o hakkı pek tanımıyor bize. Kaçamak yollarımızı kapatıveriyor, yadsınması olanaksız gerçekleri yolumuza sererek. (s.96)
Diğer üç öykü kısa, ama önemsiz değil, hoş. Hiç umulmadık yerde öyle cümleler çıkıyor ki karşınıza kalıyorsunuz öyle bir dakika. Herşeyiyle özel bir kitap, gerçekten.

***
Gelelim filmlere.



Iwo Jima'dan Mektuplar'ı izledim ilk başta. Filmlerin konusu bariz, ama ikisinin beraber olmasıyla ilgi birşey bilmiyorum dvd içindeki bölümü izleyene kadar.

Meğer ilk önce Atalarımızın Bayrakları yapılmış. Eastwood bu filmi yaparken konuyu bir de karşı taraftan anlatmak istemiş. II. Dünya Savaşında Amerika'nın Japonlar'ın Iwo Jima'ya girişini ve yaşanan kanlı savaşı hem Amerikalılar gözünden hem de Japonlar gözünden anlatan filmler. Fikir bayağı hoşuma gitti öğrendikten sonra.

Iwo Jima'dan Mektuplarda öyle birşey var ki bir yere kadar normal bir savaş filmi izliyoruz. Çekimleri, karakterleriyle film sarıyor insanı. Bitişine yakın evet iyi bir savaş filmiydi de, iz bırakmaz ki bu bende diyecek oldum, son darbe ondan sonra indi. Eastwood tarzı çarpıcı bir son, beklenmedik mi demeliyim, bilmiyorum ama öyle bir çarpıyor ki tek bir sahnesiyle, kalakaldım ben.

Japonlar savaş daha başlamadan hiçbir şansları olmadıklarını biliyorlar kazanmak adına. General Kuribayashi'nin bu göreve atanmasından memnun değiller, ama bu savaşı onurlu, gerçek bir mücadele haline getiren Kuribayashi oluyor.. Herkesin karşı çıktığı ve umutsuz bir çaba olarak gördüğü tekniğiyle uzun süren bir mücadelenin kaynağı oluyor.

Kuribayashi'nin savaş öncesi Amerikalılarla olan ilişkisi de başka güzel bir ayrıntı. Toplantıda Amerikalı bir kadın soruyor Generale, Amerika ve Japonya'nın da içinde bulunduğu bir savaş çıksa ne yaparsınız, diye. Kuribayashi iki ülkenin çok iyi müttefik olacağını söylüyor. karşı karşıya geldiklerinde ülkesinin şerefi için savaşacağını da ekliyor ama iki ülke arasında çıkacak bir savaş ona uzak bir ihtimal gibi görünüyor. Bir başka ayrıntı ise aynı toplantıda ona hediye edilen bir Amerikan silahını Iwo Jima savaşı boyunca belinde taşıyor olması.

Üzerinde durulması gereken bir başka karakter Saigo. Evinden, hamile karısından alınıp savaşa katılma sözümona onuruna erişiyor. Onun karısına yazdığı mektuplar o kadar güzel. Onun mücadelesi o kadar güzel. Onun hayalleri o kadar güzel. Onun Kuribayashi'ye olan inancı, güveni ve sadakati o kadar güzel. Ve zaten filmi anlamlı yapan şeye sebep oluşu ...



Atalarımızın Bayrakları kurgusal açıdan daha yoğun bir film. Adada yapılan savaşın yanı sıra savaşın halk üzerinde yarattığı psikoloji ve parasal yardım sağlamak için kullanılması -acı ama gerçek- çok güzel verilmiş.

Bir fotoğrafla başlıyor herşey. Zafer simgesi olarak Amerikan bayrağının Iwo Jima'ya dikilişini gösteren bir fotoğraf. Savaştan bıkmış halkın bir fotoğrafla yeniden umutlanması amaçlanıyor. Başarılı da. Olayın trajikomik yanı ise aslında fotoğraftaki bayrağın dikilen yedek bayrak oluşu ve o fotoğrafın dikilmesinden sonra savaşın 35 gün daha sürmesi. Ve kahraman olarak ilan edilen kişilerin bile yanlış olması. Yaşayan üçünden en çok dikkat çeken Kızılderili Ira. Ira içlerinde belki de en şereflisi belki tek kahraman bana kalırsa. Bir tek o kabullenemiyor olanları, kendilerini kahraman edilmesini, bütün o savaş saçmalıklarını.

Bir şekilde savaşlar toplu bir yenilgiyle sonuçlanıyor. Ölen insanların yanında boylu boyunca yatan insanlık ve bütün o kahramanlık zırvaları...
Bu film aslında madalyonun öteki yüzü.

Kahramanlar bizim yarattığımız, ihtiyacımız olan kişilerdir.

10.2.12

İşbu Masal Bir Çaresizliğin Göstergesidir.


Alice ortaya çıkar çıkmaz cellat, Kral ve Kraliçe sorunu çözsün diye ona döndüler. Her üçü de fikirlerini Alice'e anlatmaya çalıştılarsa da, hep bir ağızdan konuştukları için ne 
dedikleri anlaşılmıyordu.

Celladın fikri şöyleydi; gövdesi olmayan bir kafa kesilemezdi, 
zaten daha önce böyle birşey yapmak zorunda kalmamıştı ve bu yaştan 
sonra da yapmaya niyeti yoktu.

Kral'ın fikri de şöyleydi; kafası olan herşeyin kafası kesilebilirdi 
ve bu konu hakkında daha fazla saçmalamanın anlamı yoktu.

Kraliçe'nin fikri ise şöyleydi; eğer bir dakika içinde bir 
sonuca varılmazsa, oradaki herkesin kafası kesilecekti.

Birden düştü aklıma öyle birden düşer ya insanın aklına. Öyle birşey. Meğerse çoktan tanışmışız. Önce uzaktan uzaktan bakışmışız, sonra bunu aşağılayarak konuşmuşsun benimle burnun Kaf Dağında. Vay edepsiz! demişim içimden ve -pek tabii- sen bunu duymamışsın. Çünkü sen bunu duysan o sarsılmaz kendine güvenine çomak soktuğumu hissediverip huzursuzlanacaksın ve bu da benim işime gelmez. Koynumda huzurla uyumalısın. İşte efendime söyleyeyim, bir kaç şiir okumuşuz, sonra bir kaç Bülent Ortaçgil şarkısına tav olmuşum. Uçuyorum Necdet! kıvamına gelmişim ama meğerse senin incecik bir bıyığın yokmuş. Yazık, oysa ben saçımı uzatıp kabartmaya pek meraklıymışım.

Ertesi günü, bir kaç ertesi günü sonrasında ya da, evimde otururken ben dalıp dalıp seni, beni, senle beni düşünüp gülümser olmuşum. Hatta bensiz seni ve dahi sensiz beni düşünüp iğrenir gibi yüz buruşturmuşum. Oldu olacak bir de kuralla uyup birbirimize sözler verseymişiz! Daha nelermiş! Buradan bakınca gökyüzü lacivert, dahası karlar uçuşuyor.

Sonra gerek çay demlemelerimiz gerek ayık kalmak için şekersiz acı kahvelerimiz olmuş. Tam takırmış herşey. Koluna da çok yakışıyormuşum hani. Tü tü tü maşallah! dedirten cinsten. Ama sen bu konuları o zaman da anlamamışsın. Evet sen hep böyle bir adammışsın.

Tabii ki film izlemeyi çok seviyormuşuz, soru mu bu şimdi! Ama sen benden bir adım ilerdeymişsin, şimdiki gibi. Hem senin gözlerin yeşil miymiş neymiş. Ben de hep yeşil gözlülerden hayır gelmez ııııı, der dururmuşum. Her bir can sıkıntımı gözlerinin fettan yeşiline kabahat bulurmuşum. Gözlerinin hangi renk oluşunun aslında bir önemi yokmuş, kendini beğenmiş bir insanmışım çünkü ben, baktım mı kendimi görsem yetermiş.

Hem kapımın önünde ayakkabılarının görmek istermişim ben! En işlek caddelerin kuytu yerlerine damgamızı vurup evimize dönmüşüz. Sonra o odalı fotoğraf çekimlerine girmiş, komikli fotoğraflara sahip olmuşuz.

Bilemiyorum, Ahmet Abinin bu hikayenin neresinde olduğunu. Alaaddin var hem onu nereye sıkıştırmışız? Gerek kedili çay bardakları, gerek üzerine şiirler yazılmış uçurtlar, gerekse beraber yaptığımız binbeşyüz parçalı puzzlelar yerli yerindeymiş.

Güzel miymişiz neymişiz.
Geriye kalan korkuyla mı yaşamakmış? Gerisini sen anlat, elimizde diye mutlu mu olmuşuz, kaybederiz diye korkmuş muyuz? Ben Frida, sen Diego olmuş muyuz?


9.2.12

Tous les Matins du Monde ve Cümleler Cümleler

Günlerdir dışarı çıkmak için türlü planlar yapıyorum ve içimde biri sürekli çıkmamı engelliyor. Hem de çok sığ bahanelerle, soğuk, efendime söyleyeyim film kaçmıyor ya, yarın gidersin, uykun mu var ne?, gibi. Yine de ortayaşlı bir ev kadını havası içinde evimde çay ya kahve veya süt ılıtıp içmelerle, kuru pastaları onlara batırıp yemelerle, hmm gidip elma mı alsam'larla vakit öldürüyorum. -Öldürmek kelimesi ne kadar uydu, bilemiyorum, gayet iyi yaşıyorum gibi- bazı özlemlerimi saymazsak yüzüme bakan -garip birşeymişcesine- iyisin! diyor. Pekala, iyi olayım.

Okuyup sarsıldığım bir kitabı koyup, okuyup gülümsediğim bir kitabı elime alıp alıp duruyorum. Nihayet dışarı çıkabileceğime inanan bir havada uyanmadım bugün. Hatta dün gece Kelime Oyunu'nun eski bölümlerinden birini izlerken uyuya kalmışım, ışık da sabaha kadar yanmış, uyandığımda sabaha az kalmıştı, başımdaki ağrıyı gece boyunca yanan ışığa bağlar gibi yaptım. Yatakta oyalandım. Kitap okudum, birşeylere -sözümona 'haberlere'- gözattım. Sonra başağrım geçmeyince kahvaltı yapmak için yataktan çıktım. kitabım terkedilmiş gibi baktı arkamdan bana kalırsa, "Hani seviyordun beni! Hani iyi vakit geçiriyorduk! Hani gülümsetiyordum seni! Bu kadar mıydı ?!!"

Sorun olmayınca bir eksiklik hissediyorum sanki. Böyle insanlar vardır, sorunla beslenirler. Kavga meraklısı, bir olay olsa da sonradan düzelse gibi. Öyleyim sanırım. Sürekli birşeyler olmasını bekliyorum. Olmayınca hırçınlaşıyorum. Sonra da oraya buraya sataşıyorum.

Çatıda sürekli bir martı var. Bir özellik bulamadığımdan onu diğer martılardan ayıracak, her gün gelenin o mu olduğunu anlamıyorum ama aynı boyutta, hep o ortalığı kolaçan eden bakışlarıyla etrafı süzüyor. Hani ellerini arkasında birleştirmiş mahalle kabadayıları olur ya, öyle. Buranın muhtarı benim, diyor. Sonra gidiyor.

Giderken odamı ilk bakışta çok dağınık bırakmamışım, ama biraz daha uzun bakınca herşey karmakarışık halde kalmış. Düzenlemelere kitaplarımdan başladım. Ortalıkta olup da ayraç yarısında olan o kadar çok kitap var ki, yarım kitaplarımı bitirmem bile bir hafta sürer sanıyorum. Karların gökyüzünde uçuştuğu bir havada kendimi dışarı çıkmamaya ikna etmem zor olmadığından kitap okumaya film izlemeye, evin bir köşesine sinip hiçbir şey yapmak zorunda olmamanın zevkini çıkartmaya başladım. Gri, başağrılı ama yine de insanın içini hafifleten bir gün. Tuhaf...

Eve geldiğimde üç mektup buldum. Biri tanışma mektubu, diğeri Fransa'daki arkadaşımdan, üçüncüsü o kadar harika bir mektuptu ki belki on kez baştan okudum. Ahmet Telli şiiriyle biten bir mektuptan söz ediyorum bir düşünsenize,

Kedisi sokağa kaçmış
Biriyim ben ve içimde
Kekeme bir kuş
Ötüyor ötüyor ötüyor

Sekiz sayfalık mektubu bir solukta okuyup başa döndüm. Su içip, bir daha içip, bir daha içip, "Allah'ım bu su ne kadar güzel ve ben ne kadar susamışım böyle!" demek gibi. Böyle mektuplar insanı mutlu etmekten öte, umutlandırıyor. Ne kadar güzel.

Efendime söyleyeyim, başladım film izlemeye. Elime de, nerden geldiyse Tous les Matins du Monde (Dünyanın Tüm Sabahları) filmi geldi. Hayret!



Enteresan bir film. İçimi boğan şeyler yok değildi. Mesela Madeleine'in Marais'ne olan aşkını aklım almadı bir türlü. Marais, Madeleine'in onu sevdiği zamanlar o kadar sinir bozucu ve sığ bir adam ki... Ve üstad Monsieur de Sainte Colombe'un ona göstermek istediği, anlatmak istediği hiçbir şeyi anlamayacak kadar da kapalı. Böyle bir adamı bir çok kadın sevebilir ama M. de Sainte Colombe'un kızı sevmemeli. Hele hele bu aşk için kendinden vazgeçişi... Çok mu egoistim nedir.

M. de Sainte Colombe'un karısına olan aşkı ise, berrak, imrenilesi. Ölü bir kadının ardından yaşanabilecek en yüce hayatı yaşıyor adam bana kalırsa. Zaten müziğe olan bağlılığı insanı o kadar etkiliyor ki, ben neden bir entrüman çalamıyorum diye hayıflanmaya ramak kalıyor.


Gençliğinin iticiliğine rağmen -belki oyuncuyla da alakalıdır bilemiyorum- Marais'nin yaşlı zamanının insana, "olmuşsun" dedirten bir hali var. 17. yüzyıl Fransası çekilir gibi görünmüyor bu arada. Peruklu, uzun dalgalı saçlı, allıklı rujlu adamlar...

Bazı filmlerin duygusallıklarına kendimi kaptıramıyorum. Birşeyler hissetsem de yüzeysel geliyor bana. Neden böyle, bilemiyorum. Türk filmlerinin o cıvık aşk hikayelerinden dolayı mı acaba diye düşünmedim değil. Filmi izlerken aklıma Jane Eyre geldi. Onun da aşkının içine tam girememiştim. Çok yavan, çok yüzeysel, hissedilemez gelmişti bana. Yüzü soluk, bakışı donuk kadınlar bunlar, ve yataklarına yüz üstü kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlamıyorlar. Sanırım bu yüzden.



Film bittiğinde neredeyse akşam olmuştu. Hani o, ne aydınlık ne karanlık dakikaları var ya gökyüzünün, insanın içini boğan, o zamanlar. Ben de kendimi nostaljik görünümlü radyomun müziğine bıraktım, çayımla beraber.

7.2.12

Noviembre

Oturduğum yerden ahkam kesiyorum. Çoğumuz öyle. Bazısı daha cesur. Bilmiyorum. 
Tam da umut dolmuşken, bu kadarı çok fazla.



Filmi Babil Kulesi'nde gördüm. Meğer bir zamanlar İstanbul Film Festivalindeymiş. Ben buralarda yokken. Çarpıcı olduğunu herkes söyler. Nasıl olduğunu anlatayım. 

Bir adamın kuralları yıkarak yapmaktan zevk aldığı işi başka türlü yapmaya çalışması. Başka türlü, iyi bir tanımlama mı, emin değilim, belki de özünü demem gerekirdi. Adam, Alfredo, tiyatro sanatçısı, bu işi put gibi oturmuş onu seyredip parasını ödeyen seyircilerin karşısında yapmayı reddedip, sokaklara çıkıyor arkadaşlarıyla. Seyirciyi, seyirci olduğunu bilmeyen seyirciyi, oyunun bir parçası haline getiriyor. 
Kolay olmuyor tabii, para almayı reddettikleri gibi sahip olduklarını da kaybetmeye başlıyorlar çünkü yaptıkları şey yasalara aykırı, önce izin almaları gerekiyor. 

Filmin tamamını anlatmak niyetinde değilim. Çelişkileri, manifestolarına ters düşen işler yapmak zorunda olmalarını onları bir süreliğine koparıyor. Sonra bir kez daha toplanıyorlar.

Alfredo'nun kardeşiyle olan bağı filmin başka bir detayı, olabildiğince ince. 

Filmin kurmaca mı yoksa gerçek bir hikaye mi olduğunu hala anlamadım. Zira olaylar yakın zamanda cereyan ediyor, sanatçıların şimdiki hali de çok yaşlı kalıyor. 

Son sahne. Olan biten herşeyin aslında belki de hiç olmadığı. Dünyayı değiştirmek isterken kendini değişmemek için zorlarken bulmak.
Hayat.

31.1.12

Bir Başka Deli Değil

Ayaklarıma kırmızı bir ışık vuruyor.
Uyuyup uyandığında insan, otobüsün akıl almaz derecede hızlı gitti düşünüyor: Bu adam bizi öldürmek mi istiyor?!

Kafamı ayakta tutmaya çalışıyorum ve ayaklarıma kırmızı bir ışık vuruyor. İkisi farklı zamanlar ve ben başımı ayakta tutamıyorum. Sürekli düşen başımı otobüsün camına çarpıyorum. Çarpmanın etkisiyle uyanıyorum. Şimdi ayaklarıma kırmızı ışık vururken elimi başıma götüyorum, vurduğum yer acıyor. Zamana ayak uyduramıyorum.

Annem zor nefes alınca dürtüyorum onu uykusunda, "Dön anne" diyorum, birden doğrulup "ne tarafa döneyim?" diye soruyor uykusunda. Kitabımı kapatıp gülmeye başlıyorum. Bir süre nefessiz gülüyorum. Bir başka zamansa üşüdüğümü görüp beni koynuna almak için ısrar ediyor. Gidiyorum.

Elim saçlarımın arasında dolaşırken yaralar buluyor. Bir başka ansa ellerimi dizlerimin arasına koyuyorum. Otobüs çok hızlı. Yollar karlı. Yanımdaki teyze çok şişman. Yarısını ben taşıyorum onun, kendim yetmezmiş gibi. "Burası neresi" diye soracak oluyor. Ben muavini çağırıyorum, kalorifer çok yanıyor yandım ben, diyorum; bir de öndekilere söyler misiniz, çekirdek yemeği kessinler. Gülümsüyorum. Rahat.

Aldığım nefesin hakkını veremiyorum. Hakkımı alamıyorum. Sevmediğim insanlar çok fazla, sevgisizliğimle başa çıkamıyorum. Değişiyorum. Değişmeyi istediğim zamanlardan daha çok. Evrimleşmek belki, derin, kocaman anlamlı. Kıvrılıyorum, düşünlerimden arınıyorum, düşüncelerimde boğuluyorum. Kabullenmelerimi kabullenemiyorum. Kızgınlıklarım sessizliğe gömülüyor.

Bebek kokusu.

28.1.12

Aşk

Hayatıma bir adam girdi.
Tanıdığım hiçbir adama benzemiyor. Muhtaçlığını gizlemiyor. Bakışlarını kaçırmıyor. Tertemiz bakıyor. Mis gibi kokuyor. Böyle bir koku bir insanın üzerinde nasıl olur, aklım almıyor. Onu kokluyorum, kokluyorum, doyamıyorum.

Yazamıyordum ya, hikayelerle doldu zihnim. Her bir hareketinden başka bir dünya oluşturuyor zihnim. Huzuru buluyorum ona  bakarken. Hiç kopmayacak bağlar oluşuyor sanki aramızda her geçen dakika. Bundan bir sene sonrasını düşlüyorum. Sonra beş, on, on beş... Zamanı geldiğinde bana sarıldığında kollarının arasında kaybolacağım zamanları düşlüyorum. Tıpkı şimdi onun kollarımda kayboluşu gibi.

Maşallah sana küçük adamım. Öyle güzelsin ki... Öyle güzel ki teyzen olmak.

24.1.12

"Vezirleri Harcamışlar Şahlarla Mat Oldum"

Yazmaya başlayıp da bitiremediklerim bir değil iki değil onları geçti. Ne elim kalem tutuyor ne cümle kurabiliyorum. Kıvranıyorum yazamadıkça. Neden hiçbir şey hissedemiyorum, bilmiyorum. Çok özgürüm. Fazla mı özgürüm? Özgürlük ne demekmiş?

İsmail Ağbimin kalbi kırılınca içim parçalandı. İnsan gerçekte olmayan insanları bu kadar derinden hissedebilir mi, hissedebiliyormuş. Canım, diyorum ona ama duymuyor. Sen ne güzel adamsın bir bilsen. Ama bu ne sıkıntıları çözüyor ne de içimi ferahlatıyor. Bana birşeyler lazım, ne olduğunu bilmediğim birşeyler.

Sabah uyandığımda güneşli olan hava kapanıyor. Sabah şikayet ettiğim güneşi bulutların arkasından çok seviyorum. Nedendir bilinmez, sabahları çok erken uyanıyorum.

Vapura bindiğimde 40 yaşlarında bir adam, iki çocuğu ve babası var. Babasına ve kendisine çay alıyor, çocuklarına poğaça almış. Babasına özen gösterdiğini hissedebiliyorum, kendisine çok da özen göstermediğini hissedebildiğim gibi. Çocukları erkek, poğaçalarının yarısını kendileri yiyor yarısını martılara atıyorlar. Bir ara "Ne büyük minare" dediklerini duyup dikkat kesiliyorum. Babalarına soruyorlar, o minare neden o kadar kocaman, diye; babaları gösterdikleri yere, Galata Kulesine doğru bakıp tepkisiz kalıyor. Belli ki bilmiyor. Ben onlara karışıp evlerine gittiklerinde arkadaşlarına kocaman bir minare gördüklerini anlatmalarını engellemek istemiyorum. Öylece yer ediyor zihinlerine Galata Kulesi, isimsiz.

Eve dönmem gerekiyor. Ocakta çayım var. Altını kapattığımı hatırlamıyorum. Dönüş vapurunda izlemeye değer insanlar yok.

"Seni hiç bu kadar hissiz görmemiştim."
Bu cümlenin kafamda dönüp durmasına engel olamıyorum. Neden bu kadar hissiz olduğumu anlayamıyorum. Neden hiçbir şey dokunmuyor bana, neden canımı acıtmıyor hiçbir şey dahası sıkmıyor. Kafama bile takamıyorum yazamamam dışında hiçbir şeyi.

Neyse ki kediler var yollarda, sokaklarda.
A, bir de uğur böceği.




5.1.12

"Anların Kıyısında"

Üşüyorum.
Isınmak çok zor değil Kedi.
Çay yok.
Demleyebilirsin.
Kimsem yok.
Allah'ın var Kedi.
Korkuyorum.
Martı sesleri geliyor.
Uyumak istiyorum.
Uyumamalısın.
Okumak istemiyorum.
O kitabı bırakıp başka birşey al eline.
Cevaplar sorularımı yok etmiyor.
Sus Kedi.
Uyumak istiyorum.
Uyumamalısın Kedi.
Uyumak istiyorum.
Uyuma Kedi.

 Şeylerden aldığımız zevki ayakta tutan ve şeylerin hâlâ var olmasını sağlayan, ağlamanın imkânsızlığıdır: Tatlarını tüketmemize ve onlardan yüz çevirmemize engel olur. Onca yolun ve kıyının üzerinde, gözlerimiz kendi içlerinde boğulmayı reddettikleri zaman, kuruluklarıyla, hayran oldukları nesneyi koruyorlardır. Gözyaşlarımız tabiatı heba eder, kendinden geçişler de Tanrı'yı... Ama sonunda, bizi de heba ederler. Zira ancak en yüksek arzularımızı serbest maceralarına bırakmayı reddederek oluruz: Hayranlığımızın ya da hüznümüzün çemberine giren şeyler, sadece onları sulu vedalarımızla kurban etmediğimiz ve kutsamadığımız için orada kalırlar. 
... Böylelikle, her geceden sonra, kendimizi yeni bir günün karşısında bulduğumuzda, o günü doldurma gerekliliğinin gerçekleştirilemez oluşu içimizi ürküntüyle doldurur; ve ışık içinde nerede olduğumuzu şaşırmış bir halde, sanki dünya az önce sarsılmış ve kendi Yıldız'ını icat etmiş gibi, bir teki bile bizi zamanın dışına çıkarmaya yetecek olan gözyaşlarından kaçarız.
Çürümenin Kitabı - Cioran
Uyumak istiyorum.
Uyu Kedi...

29.12.11

-10-

Her zaman Komünist Partisi ve Ana Kilise tarafından sevilmek istemişimdir. Joe Hill gibi, folk şarkılarında yaşamak istemişimdir. Bombaların sakat bıraktığı masum insanlar için ağlamak istemişimdir. Yol üstünde bize yemek veren köylü babaya teşekkür etmek istemişimdir. Yanlış elimle selam verirken insanlar gülümsesin, ben de gömleğimin kollarını hafifçe kıvırayım istemişimdir. Bazıları Dante'yi tanısa da, zenginlere karşı olamk istemişimdir: içlerinden biri yokoluşundan önce benim de Dante'yi tanıdığımı öğrenmişti. Suretim, omzumdan aşağı yazılmış bir şiirle Pekin'de taşınsın istemişimdir. Dogmaya gülümsemek, yine de karşısnda egomu yok etmek istemişimdir. Broadway makinelerine karşı koymak istemişimdir. Beşinci Cadde kendi kızılderili patikalarını hatırlasın istemişimdir. Kaba saba tavırlı insanların yaşadığı bir madenci kasabasından çıkıp tanrıtanımaz bir amcanın öğretilerinden etkilenerek ailenin yüz karası bir bar kuşu olmak istemişimdir. Bir trenle Amerika'yı boydan boya geçmek, anlaşma toplantılarında zencilerin kabul ettiği tek beyaz adam olmak istemişimdir. Yöntemlerime hayran eski bir kız arkadaşıma devrimlerin açık büfelerde gerçekleşemeyeceğini ve istediğini seçip alamayacağını söylemek, gümüş rengi gece elbisesinin bacak aralarının nemlenişini izlemek istemişimdir. Gizli polisin iktidarı alışına karşı ama Parti'nin içinden savaşmak istemişimdir. Oğullarını kaybetmiş yaşlı bir hanımefendinin kerpiç bir kilisede oğullarına verdiği sözü tutup benim için dua etmesini istemişimdir. Ağzı bozuk konuşmalar karşısında haç çıkarmak istemişimdir. Küçük bir kasaba ayininde kilise yönetimi aleyhinde konuşan pagan kalıntılarına karşı hoşgörülü olmak istemişimdir. Yahudiler hakkında iyi şeyler yazmak istemişimdir. Franco'ya karşı birliği savaş alanına taşırken Basklar arasında vurulmak istemişimdir. Bakireliğin ele geçirilmez kürsüsünden, gelinlerin bacaklarındaki siyah kılları seyrederken, evlilik üzerine konuşmalar yapmak istemişimdir. Çok basit bir İngilizceyle doğum kontrolüne karşı bir makale; iki renkli göktaşı ve sonsuzluk çizimleriyle resimlendirilmiş, fuayelerde satılan bir broşür yazmak istemişimdir. Bir süre için dans etmeyi yasaklamak istemişimdir. Folkways şirketi için plak kaydı yapan keş bir rahip olmak istemişimdir. Siyasi nedenlerle atanmak istemişimdir. Kardinal -----'nin bir kadın dergisinden yüklü bir rüşvet aldığını yeni öğrendim, günah çıkarttığım rahip bana küçük bir saldırıda bulundu, köylülere makul nedenlerle ihanet edildiğini gördüm ama bu akşam çanlar yine çalıyor. Tanrı'nın dünyasında bir akşam daha ve karnını doyurmas gereken çok insan, çökmek için yalvaran çok diz var; yıpranıp parçalanmış cüppemle aşınmış merdivenleri tırmanıyorum. 
L. Cohen - Görkemli Kaybedenler 

24.12.11

Baştan Başlayabilir miyim?

Kırmızı bir gökyüzü.
Hayallerinde bile göremeyeceğin türden.
Kırmızı oluşu korkutmasın seni, öyle yumuşak, öyle sakin.
Gözlerini yatağından göründüğü kadarıyla, kirli camları aşıp gökyüzüne dikmiş bir kadın.
Bakışlarını göremiyorum. Baktığını biliyorum. Ne düşündüğünü bilmiyorum, düşündüğünü biliyorum.
İmgelerine boğulmuş.
Kırmızı bir gökyüzü. Düşleyemeyeceğin kadar güzel.
Ölmek istersin. Ölüp gökyüzüne yükselmek istersin.
Bulutları pamuk şekerden başka birşeye benzet.
Dönüşlerden kaçın, sivriliklerinden arınma.
Düşleyemeyeceğin şeyler düşün.
Bir kadın. Kafasına öyküler yazan, öylece gökyüzüne bakan, martı sesleri duyan bir kadın.
Gerçeğe dönersek, gökyüzü...







11.12.11

Cicero / Mustafa IV

Cicero'yu çalışıyorum.

Roma siyasal düşünüşün en önemli temsilcisi olan Cicero, bu konumunu yarı Yunan yarı Roma düşünürü sayılmayıp tam bir Roma düşünürü sayılmas....

Mustafa'yı en son gördüğümde ona doğru hiç dönemedim. Hiç bakamadım. Öylesine korktum. Onunla konuşmak istesem herhalde, bir hafta alıştırmam gerekir buna kendimi.

Cicero...
Cicero'nun hukuk ve devlet felsefesi ile ilgili görüşlerinin temelinde Stoacı inançları yatmaktadır. Ona göre "göklerdeki sürekli değişmeler ve devinimler sırasında, insan ırkının tohumunun atılacağı bir an gelmişti. O zaman bu tohuma tanrısal bir armağan olarak ruh bağışlanmıştı." "Yasalar"da yapılan bu ve ötek...

Otobüsle dönerken otobüsün sağ tarafına oturuyorum. Çünkü kitapçının önünden geçtiğimizde onu görme ihtimalim oluyor. O zaman oradan yavaş geçmesi için otobüsün dua ediyorum. Oraya kadar yavaş gelen otobüs, kitapçıya bir iki mağaza kala hızlanıyor. Mustafa'yı görüyorum, bir iki kişi var kitapçıda. Başka çalışan kalmamış gibi. Üst rafa uzanıyor. Upuzun boyu var Mustafa'nın yanında dursam, başım göğsüne denk gelir.

Cicero bu konuda şunları der:
"Yasa, yapılacak ve yapılmayacak olanı buyuran yüce akıldır... O doğanın gücüdür, o ruhtur, bilgenin aklıdır, adeletli olanla olmayanın ölçüsüdür."

Her kahve içişimizde kapatıveriyorum kahvemi, Gözde baksın bi iki şey sallasın diye. M harfi görüyor. Midem karışıyor.  Aslında ilk önce gelmiyor aklına, "M harfi çıkmış burada" diyor, "ama böyle tahtaların üstünde sanki böyle raf raf... Mustafa bu!"...

Cicero'nun Devlet Tanımı: Devlet halktan başka birşey değildir. Halk deyince, herhangi bir biçimde bir araya toplanmış olan rastgele bir yığını değil, ortak bir yararla, ortak bir amaçla birbirine uyum içinde girmiş bulunan, hukuksal bağlarla birleşmiş insanlar topluluğunu anlatmış oluruz.
Cicero, başlangıçta dağınık olan ve göçebe yaşamı süren insanların, toplumsallık güdüsü ile birleşerek,

Kafamda bir sürü şey dönüyor. Yanıyorum. Biraz öksürüyorum. Biraz burnum akıyor. Arada bir hapşırıyorum. Herhalde hasta olacağımı düşünüyorum. Üç gün boyunca sınavlarım var. Perşembe hastalansam, hatta hiç hastalanmasam, diyorum.

Bazen sadece aptal bir hayalmiş gibi görünüyor gözüme. Sorduklarında "hayır canım birşey hissetmiyorum tabii ki Mustafa'ya, sadece seviyorum onu görmeyi" diyorum. Sanırım onu bulduğumdan beri çok fazla seviyorum onu görmeyi. Hatta görmek değil, aynı çatı altında olmayı. Zira ben genelde ona hiç bakamıyorum.

Ne diyorduk, evet Cicero..
Cicero karma olmayan yönetimlerin hem iyi, hem kötü yanlarının bulunduğunu söyleyip, hiçbirini yetkin görmez. Bunların iyi yanlarını bir araya toplayacak bir yönetimi (evrens

Uyusam.
Suçum neydi, neden böyle oldu?